![]() |
![]() |
![]() |
|
|||||||
| Serbest Kürsü Yazılarınız Diger Kategorilere Uymuyorsa..Buraya Buyrun.. |
![]() |
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
SİYONİZM FELSEFESİ ve İSRAİL Terör... Savaş, sürgün ve katliamlar... Burası, Filistin... On yıllardır kan, gözyaşı ve acı içindeki kutsal topraklar... Halbuki bir zamanlar Filistin barış, hoşgörü ve adalet sözcükleriyle birlikte anılırdı.Farklı dinlere mensup insanlar, karşılıklı saygı ve tolerans içinde ibadetlerini yerine getirip kardeşçe birarada yaşıyordu. Bu barışçı dönem tarihe Müslüman yönetimlerin imzasıyla geçti. 637 yılında Hz. Ömer’in Filistin’i fethiyle birlikte bölge İslam idaresine girdi. Bu yeni yönetim, ülkedeki Hıristiyan ve Yahudilere büyük bir hoşgörü gösterecekti. Müslüman yönetimler Kuran Ahlakı gereğince, farklı dinlere mensup insanların kendi inançlarının gerektirdiği şekilde yaşayabilmelerini sağladı. 1517 yılında bölgeyi fetheden Osmanlılar da önceki Müslüman yönetimlerin hoşgörü ve adaletini sürdürdü. Bölgede günümüzde dahi örnek alınacak bir huzur ve özgürlük ortamını yeşerttiler. Farklı inançlara sahip insanlara, kendi inançlarının gerektirdiği şekilde yaşama imkanı sağlamayı esas alan 'millet sistemi' sayesinde Hıristiyanlar ve Yahudiler de Osmanlı topraklarında hoşgörü, güvenlik ve özgürlük ortamına kavuştular. Kudüslü bir aileden gelen ünlü akademisyen Edward Said, “millet sistemi” hakkında şu yorumu yapar: Arap dünyasında diğer azınlıklar nasıl yaşayabiliyorsa, Araplar arasındaki bir Yahudi azınlığın yaşaması da mümkündür... Bu, Osmanlı İmparatorluğu altında gayet iyi işlemiştir. Onların sistemi, şu an sahip olduğumuzdan çok daha insancıl görünmektedir. (Ha’aretz 18.08.2000) Müslüman yönetimlerin ve Osmanlı İmparatorluğu'nun hoşgörülü, adil ve medeni bir yönetim kurmalarının nedeni, Allah'ın Kuran'da öğrettiği üstün ahlaka uymalarıydı. Allah Kuran'da Müslümanlara şöyle emreder: Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor! Doğrusu Allah, işitendir, görendir. (Nisa Suresi, 58) Siyonizm'in Filistin'i İşgali 20. yüzyılda bölge Müslüman hakimiyetinden çıktı. Filistin’deki barış ortamı da yerini savaşa ve şiddete bıraktı. Bölgeye egemen olan İngiltere, Filistin'de bir Yahudi Devleti kurmayı amaçlayan Siyonizm hareketine kanat gerdi. Ancak çok geçmeden Siyonist şiddet bizzat İngilizleri hedef alacaktı. Radikal Yahudiler, İngiliz birliklerine saldırdılar, hükümet binalarını, trenleri, gemileri bombaladılar; otelleri havaya uçurdular. Siyonizmle birlikte, Araplar ile Yahudiler arasında asırlardır süren karşılıklı tolerans yok olmaya başladı. Genç bir Arap lideri şunları söylüyordu: “Eskiden Araplar Yahudilere karşı çıkmamışlardı. Ağlama Duvarı’nın Yahudiler için önemine karşı çıkan kimse de yoktu. Ama Yahudiler’in Siyonist haline gelmesi bambaşka birşeydi... Onlar artık küstah ve saldırgan olmuşlardı. Onlarla ilişki kurmamız imkansız bir hale gelmişti.” Bu andan itibaren Filistin, yüzyıla damgasını vuracak çatışmalara sahne olacaktı. Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgede büyük çabalarla oluşturduğu hoşgörü düzeni yıkıldı. Yıkıntıların arasında yükselen ise, hoşgörüsüzlük, şiddet ve düşmanlığın insanlık dışı manzaralarıydı. İngiltere’nin ülkeyi 1947 yılında terk etmesiyle birlikte bu manzaralar tüm ülkeyi kaplayacak ve bitmek bilmeyen İsrail işgalleri ve katliamları başlayacaktı. İsrail işgalleri ve katliamları Müslüman nüfusunu büyük oranda azaltırken, Yahudiler’in bölgeye göç etmesi Yahudi nüfusunu katlıyordu. Filistin halkı yaşadığı topraklardan baskı ve zorla çıkartılıyor, Yahudi göçmenler de burada kurulan yerleşim bölgelerine yerleştiriliyordu. 1948 yılında İsrail’in kuruluşu ilan edildi. Filistin toprakları, artık Yahudiler ve Müslümanlar arasında bölünmüştü. En verimli %55’lik kısmı Yahudilere, tarımsal üretime hiç de elverişli olmayan %45’lik alan ise Müslüman Araplara bırakıldı. 1948 yılı içinde Yahudiler Müslümanlara ait toprakların %15’ini daha işgal ettiler. Bunun sonucunda, yaklaşık bir milyon Müslüman evlerinden de yurtlarından da sürüldü. Batı Şeria'ya, Gazze Şeridi'ne ve komşu Arap ülkelerine.... 1967 yılındaki Altı Gün Savaşı'nda ise Batı Şeria ve Gazze Şeridi, yani ülkenin Filistinlilere kalan kısmı da İsrail ordusu tarafından işgal edildi. Pek çok Müslüman bir kez daha evsiz ve yurtsuz kaldı. İsrail Altı Gün Savaşı'nda aynı zamanda Suriye'ye ait olan Golan Tepeleri'ni ve Mısır'a ait olan Sina Yarımadasını da işgal etti. Daha sonra bu bölgeler arasında sadece Sina Yarımadası'ndan çekildi. Golan Tepeleri ile birlikte tüm Filistin, işgal altında kalmaya devam etti. İsrail, 1967'deki Altı Gün Savaşı'na kadar kutsal kent Kudüs'ün de yarısını elinde bulunduruyordu. Altı Gün Savaşı'nda Kudüs'ün tamamını işgal etti. Böylece, Mescid-i Aksa başta olmak üzere, Müslümanların tüm kutsal mabedlerini ele geçirdi. 1980 yılında ise İsrail Kudüs"ün sınırlarını genişlettiğini ve "Birleşik Kudüs" dediği bu kenti ilhak ettiğini açıkladı. Bugün farklı ülkelere dağılmış halde yaşayan 4 milyondan fazla Filistinli vardır. Bunlardan bir milyona yakını Batı Şeria ile Gazze Şeridi’nde ve komşu ülkelerin sınırlarındaki kamplarda yaşamlarını sürdürür. Bu kamplarda yaşam koşulları dayanılmazdır. Yaşam alanlarının darlığı, altyapı tesislerinin eksikliği, %98’lere varan yoksulluk, %60’ları bulan işsizlik oranı... Dahası, bu fakir bölgeler İsrail ordusu tarafından onyıllardır işgal ve abluka altındadır... Bu iki bölgeyi kalıcı olarak işgal edebilmek için İsrail, Yahudi yerleşim bölgeleri kurmuştur. İsrail ordusu, yerleşim bölgelerinin korunması gerekçesiyle de yüzlerce kontrol noktası ve barikat oluşturmuştur. Filistinliler sabah işlerine giderken, İsrail askerlerinin küçük düşürücü kontrollerinden geçerler. Filistin topraklarındaki illegal Yahudi yerleşimciler de, Filistinlilerin yaşamını zorlaştıran unsurlardandır. Çoğu silahlı olan bu yerleşimciler, bugüne dek defalarca Filistinlilere karşı saldırılar düzenleyip masum insanları katlettiler. Çocukları, kadınları ve yaşlıları taşlayıp, camileri ateşe verdiler. Müslümanların evleri ve arabaları bile bu kör şiddetin hedefi oldu. İsrail askerleri ise radikal yerleşimcileri engellemek bir yana, bu cinayetlerde onlarla işbirliği yaptılar. Bu duvar yazısı, Yahudi yerleşimcilerinin Araplara karşı besledikleri nefret duygularının ifadesi... Bu yerleşim bölgeleriyle İsrail, Filistin Özerk Yönetimi’ne bırakılan toprakları terk etmeyeceği mesajını veriyor. Bugün Batı Şeria ve Gazze Şeridi hala İsrail’in işgali altındadır. Filistinliler’in yaşam alanları, tıpkı bir hapishane gibi, dikenli tellerle ve beton duvarlarla çevrilidir. Filistinli bir baba, evine ekmek götürürken eşinin ve çocuklarının gözleri önünde tartaklanabilir. Suçsuz yere tutuklanabilir, ve insanlık dışı işkencelere maruz kalabilir. Evi bombalanabilir, üstelik ailesiyle birlikte içinde otururken... Filistinli bir kadın helikopterlerden üzerine açılan ateş sonucunda ölebilir. Çocuğunu okula götürürken dipçiklenebilir. Ya da kurşunların hedefi olabilir. Filistinli bir Müslüman, camiye giderken İsrail askerlerinin tüfekleriyle yüz yüze gelebilir. Filistinli bir çocuk, okul bahçesinde oynarken atılan bomba sonucu hayatını kaybedebilir. Tüm bunlar yaşanmış olaylardır ve bu cinayetler için İsrail askerleri herhangi bir gerekçe göstermezler. İsrail Devleti Filistin halkını bir yandan askeri güçle baskı altında tutarken, diğer yandan ekonomik olarak fakirleştirmiştir ve bu şekilde yaşama hakkını elinden almaya çalışmaktadır. Ve tüm bu baskılar, İsrailli radikal politikacıların Filistin gerçeğini yok etme planının bir parçasıdır. Bu gerçekler karşısında vicdan sahibi hiçbir insan Filistin’deki katliama duyarsız kalamaz. Savunmasız insanların bir işgal ordusunun baskı ve işkenceleri ile ateş altında yaşatılmasına göz yumulamaz. Bütün vicdan sahibi insanlar, sessiz bırakılmış Filistinlilerin sesi olmalı, onların da her millet gibi barış ve güvenlik içinde yaşama hakkını savunmalıdır. Öldürülen ve acı çeken masum insanlar, bu görevi bize sürekli hatırlatan birer uyarıdır. Siyonizm İle Yahudiliği Ayırmak Peki İsrail neden böylesine bir terör uygulamaktadır? II. Dünya Savaşı'nda Nazilerin korkunç soykırımına maruz kalan mazlum bir millet, nasıl olmuştur da Filistin'de bir başka soykırımın uygulayıcısı haline gelmiştir? Bu sorunun cevabı, Siyonizm denen ideolojide saklıdır. Bu ideolojiyi, 19. yüzyılın sonlarında Avusturyalı Yahudi gazeteci Theodor Herzl, ortaya atmıştı. Siyonizm, Yahudilerin bağımsız devlet kurmasını amaçlayan bir ulus-devlet ideolojisiydi. Ancak saldırgan bir ideolojiydi. Bunun nedeni ise, Siyonizmin 19. yüzyıl Avrupası'na egemen olan sömürgeci ve Sosyal Darwinist teorilere dayanmasıydı. Bu teorilere göre, Batının sanayileşmiş ülkelerinin bu alanda geride kalmış milletleri sömürme hakkı vardı. Bu, Darwinizm'in öngördüğü 'milletler arası yaşam mücadelesi' kavramının doğal bir sonucu olarak görülüyordu. Siyonizmi ortaya atan Yahudiler, 19. yüzyıl Avrupası'nın bu yanılgısını benimsediler ve ideolojilerini de buna göre kurdular. Bu nedenle ırkçılık, Siyonist ideolojinin bir parçası oldu. İsrail'in ünlü liderlerinden İzak Şamir'in Filistin halkı için söylediği sözler, bu ırkçılığın çarpıcı bir ifadesiydi: Ağaçlardan inen insanlardan meydana gelen ulusların dünyanın liderliğini üstlenmeleri kabul edilebilecek bir şey değildir. İlkeller nasıl kendilerine ait fikirlere sahip olabilirler? (Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, s. 193) 1940'larda kanlı terör eylemlerine katılmış, daha sonra da İsrail başbakanı olmuş Menahem Begin ise Filistinlilerden "iki ayaklı hayvanlar" olarak söz etmekten kaçınmamıştı. Radikal Siyonistler katliamlarını kendi vicdanlarına ancak Filistinlilerin insan olduklarını reddederek açıklayabiliyorlardı. Tam yarım asırdır Filistin topraklarında süren zulmün sorumlusu, işte bu ırkçı ideolojidir. Siyonistler aynı zamanda Yahudi dininde yeri bulunan seçilmiş halk ve vadedilmiş topraklar gibi kavramları kullanırlar. Ancak bu, samimi bir dindarlık değildir. Aksine, ilahi bir din olan Yahudiliğin, dünyevi bir ideoloji olan Siyonizm için bir araç haline getirilmesidir. Sorun, Yahudilik dini ve Yahudiler değil, Siyonizm ideolojisi ve Siyonistlerdir. Siyonizm’in Yahudi diniyle ilişkisi aslında hiçbir zaman gerçekçi olmadı. Siyonist ideolojiyi ortaya atanlar, dinden tamamen uzak kişilerdi. Hareketin Herzl'den sonraki ikinci önemli lideri olan Maxz Nordau, tanınmış bir ateistti. Dindar Yahudilerin çoğu ise Siyonizmi din dışı bir ideoloji olarak gördüler ve reddettiler. Bugün de dindar Yahudilerin Siyonizme tepkisi sürmektedir. Kudüs'ün dindar mahallelerinde gezen bir insan, "Siyonizm ve Yahudilik birbirine tamamen zıttır" şeklinde yazılara rastlayabilir. Bu dindar Yahudiler de, Siyonizme karşı çıkıyorlar. Ellerinde tuttukları pankartlarda “Yahudiler ile İsrail birbirine tamamen karşıttır”, “İsrailliler, İsrail ismini çalmıştır”, gibi sloganlar var. Bu görüntü ise, İsrail’in 1982 yılındaki Sabra ve Şatilla katliamlarını protesto eden İsrailliler’e aittir. Pankartta “İsrail yaşamalıysa diğerleri ölmeli mi?” yazmaktadır. Tüm bunlar, İsrail terörü ile Yahudilik arasında büyük bir ayrım olduğunu gösteren işaretlerdir. Gerçekte Yahudi dinine samimi bir şekilde inanan bir kişinin başka halklara zulüm uygulaması mümkün değildir. Çünkü bu dinin temeli olan Tevrat, her ne kadar vahyolunmasının ardından insan sözleri ile karışıp dejenere olsa da, sonuçta insanlar arasında barış ve adalet sağlanmasını emreder. Bu nedenle dindar Yahudiler, İsrail terörünü Tevrat’a aykırı bularak eleştirmektedirler. Bunlardan biri olan İngiltere Başhahamı Profesör Jonathan Sacks, 2002 yılında yaptığı açıklamalarla İsrail politikasının Yahudi diniyle bağdaşmadığını savunmuş, “Bir Yahudi olarak Filistinliler’e yapılanlardan utanç duyuyorum” demiştir. İsrail askerleri arasında bile hükümetin sertlik yanlısı politikalarına karşı çıkanlar vardır. 2002 yılında 250’ye yakın İsrail askeri “Masum insanlara saldırmak istemiyoruz” diyerek işgal altındaki topraklarda görev yapmayı reddetmiştir. Mücadelede Aşırı Gitmemek Peki Müslümanların İsrail terörü karşısında nasıl tavır almaları gerekiyor? Her Müslüman günlük hayatında olduğu gibi, savaş ve sürgün gibi olağanüstü durumlarda da Kuran ahlakına uygun davranmalıdır. Allah, Kuran'da inananları, yeryüzünde hoşgörü ve barışı yerleştirmeye çağırır. İnsanlar arasında ırk, dil ve din ayrım yapmaksızın adaletli davranmayı emreder. Dolayısıyla Müslümanların Yahudilere karşı, dinleri ve inançları nedeniyle husumet beslemeleri düşünülemez. Yahudiler Kuran'daki ifadeyle Kitap Ehlidirler, yani Allah'ın vahyine inanan insanlardır. Bir Müslümanın Kitap Ehline karşı göstermesi gereken tutum; adalet, hoşgörü ve nezakettir. Allah Kuran ayetlerinde masum ve savunmasız kadınların, yaşlıların ve çocukların öldürülmelerini yasaklamıştır. Peygamberimiz (sav) sivillere zarar vermemeleri için kumandanlarını uyarmıştır. Oysa son yıllarda bazı Filistinliler sivil yerleşim alanlarında intihar saldırıları gerçekleştirmekte ve bunun sonucunda masum ve savunmasız çocuklar, kadınlar ve yaşlılar ölmektedir. Bu acımasız yöntem, bir dönem Filistin'de etkili olan Marksist-Leninist ideolojilerin bir kalıntısıdır ve İslam'a kesinlikle aykırıdır. Allah Kuran'da Müslümanlara, düşman saldırısı karşısında kendilerini korumalarını, ancak çatışmada aşırı gitmemelerini emreder: Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, ancak aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez. (Bakara Suresi, 190) Bir başka ayette ise, Müslümanlar bir topluluğa karşı öfkeye kapılarak adaletten ayrılmamaları için uyarılır: Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır. (Maide Suresi, 8) Dahası, masum sivillere yönelik saldırılar Filistinler’i haklı mücadelelerinde haksız duruma düşürmektedir. Filistinliler, sadece daha fazla kan ve acı getiren bu yöntemden mutlaka vazgeçmelidir. Filistin’in silahı, taşlar ve bombalar değil akıl, kültür, diplomasi ve diyalog olmalıdır. Filistin’de Barış Kuşkusuz her vicdan sahibi insanın dileği, Filistin'deki yarım asırlık kanlı çatışmanın sona ermesi, Yahudilerin ve Arapların barış içinde yaşamalarıdır. Eğer taraflara akıl, sağduyu ve vicdan hakim olursa, bu barış mümkündür. Ancak masum bir halkı ezerek kurulacak bir barış kalıcı olmaz. Gerçek bir barış için, İsrail'in 'sadece Yahudilere ait bir Filistin' hedefinden vazgeçmesi, 'Araplarla birarada ve eşit şartlarda yaşamayı' kabul etmesi zorunludur. Arapların da Yahudilerin Filistin'de var olma hakkını tanıması gerekmektedir. İsrail 1967'de işgal ettiği topraklardan çekilmeli, Doğu Kudüs, Filistin egemenliği altında tüm toplumlara açık bir şehir olmalı, Filistin Yönetimi bağımsız bir devlet olarak tanınmalı, Ve topraklarından sürülmüş olan Filistinlilere geri dönüş hakkı sağlanmalıdır. Bu barışa giden yolun en önemli unsuru ise, İslam'ın ve Yahudiliğin özündeki ortak inançlar ve ahlaki değerlerdir. Araplar ve Yahudiler birbirlerinin düşmanı olmamalıdır. Çünkü tek ve bir olan Allah'a inanmakta, aynı peygamberlere saygı göstermekte, aynı ahlaki değerleri savunmaktadırlar. Bu inançlara ve bu değerlere uymak, bunları öğreten İlahi hükümlere samimiyetle sarılmak, her iki halkın da kurtuluş yoludur. Müslümanlar İslam ahlakını, Yahudiler ise Hz. İbrahim'in ve Hz. Musa'nın ahlakını samimi olarak yaşayıp uyguladıklarında, Sosyal Darwinizm veya Marksizm-Leninizm gibi ideolojilerin kalıntılarından tam olarak kurtulduklarında, bir yüzyıldır kaos içinde olan bölgeye barış getireceklerdir. [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmalısınız. Üye Olmak İstiyorum...] |
|
|
|
|
|
|
![]() |
| Bookmarks |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
| Forum | Link Alanı |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.4 Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd. Protected by CBACK.de CrackerTracker & Keyifci Bu Site vBulletin® Tarafından Lisanslıdır. Zirve100 Toplist |
Darsane Biginin Adresi| Keyifci.Com | Arama Motoru||Forum| Sohbet | Film izle| AK Buluşma Forum | Paylasımda Maximum TaT
| türkçe mirc
|Keyifci.com Google Adsense Gizlilik Politikasi |