Geri git   Keyifci Forum > İSLAM VE TOPLUM > İslami Yaşam


Hz. Peygamberin Çocukken Göğsünün Yarılması

İslami Yaşam


Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 19.06.2008, 19:40   #1
Profil
omarjinal
Keyifci Üye
 
omarjinal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Üyelik tarihi: Feb 2008
Mesajlar: 107
Ettiği Teşekkür: 89
63 Mesajına 121 Kere Teşekkür Edildi
Seviye: 9 [♥ Bé-Yêu ♥]
Aktiflik: 0 / 208
Güç: 35 / 1492
Deneyim: 35%



Takımı:

Standart Hz. Peygamberin Çocukken Göğsünün Yarılması



Hz. Peygamberin Çocukken Göğsünün Yarılması [132]


120) Muhammed İbn Sa'd anlatmaktadır:

Rasûlullah (s.a.v.) Halîme'nin yanında dört yıl kaldı. O, süt kar*deşleriyle mahallenin yakınında yayılan kuzuların arasında koşarken, orada ona iki melek gelip karnını yardılar, içinden siyah bir kan pıhtısını çıkarıp attılar, altın bir leğenin içinde kar suyuyla kalbini yıkadılar. Sonra ümmetinden bin kişiyle tarttılar ve onlardan ağır geldi.

Birisi diğerine: Artık onu tartmayı bırak! Onu bütün ümmetiyle tartsan, yine de o ağır gelir, dedi.

Erkek kardeşi (Abdullah): Anneciğim! Kureyşli kardeşime yetiş diye bağırarak geldi. Annesi ve babası koşarak gittiler. Yanma vardık*larında Rasûlullah'ı (s.a.v.) rengi soluk bir vaziyette gördüler. Onu, A-mine Bint Vehb'e götürüp olanları ona anlattılar. Halime; Biz onu kolay kolay vermeyiz, dedi.

Halime,onu tekrar götürdü. Halîme'nin yanında bir sene veya bir sene kadar kaldı. Onun uzak bir yere gitmesine müsaade etmiyordu. Daha sonra Halime ona gölge yapan bir bulutu gördü. Çocuk durunca bulut da duruyor, yürüyünce o da yürüyordu. Bu, onun durumu hak*kında Halîme'ye dehşet verdi. Beş yaşındayken teslim etmek için onu annesine götürdü.

121) Şöyle rivayet edildi: Bir adam Rasûlullah'a (s.a.v.): Allah'ın Rasûlü! Senin işinin (peygamberliğinin) başlangıcı nasıldı? diye sordu.

Rasûlullah (s.a.v.) da şu cevabı verdi:

"Benim dadım Sa'd Ibn Bekr oğullarındandı. Birgün süt karde*şimle kuzularımızın yanma gitmiştik. Yanımıza azık almamıştık. Ben: Kardeşim! Git, annemizden bize azık getir, dedim. Kardeşim gitti. Ben kuzuların yanında kaldım kartala benzeyen beyaz iki kuş geldi. Beni tutup ensemin üzerine yatırdılar. Karnımı yarıp kalbimi çıkardılar. Kalbimi de yarıp içinden iki siyah kan pıhtısı çıkardılar. Birisi öbürüne: Bana kar suyunu ver, dedi. Onunla içimi yıkadılar. Daha sonra o: Bana dolu suyunu ver dedi. Onunla da kalbimi yıkadılar. Bu defa da, Bana sekineti (iç huzuru, sükunet) ver, dedi, sekineti kalbimin içine serptiler. Birisi diğerine: Onu (kalbini) dik, dedi. O da kalbimi dikti ve onun üze*rine peygamberlik mührünü bastı. Birisi diğerine; Onu terazinin bir kefesine koy, öbür kefeye de ümmetinden bin kişiyi koy, dedi. Üstümdeki bin kişiye baktım da bazılarının üzerime düşmelerine acıdım. O, bütün ümmeti onunla tartılsa, yine de onlara ağır gelir, dedi.

Daha sonra o ikisi beni kendi halime bırakarak çekip gittiler. Ben çok korktum. Anneme gittim. Başıma gelenleri ona anlattım. Benim birşeylere (cinlere) karışmış olmama acıdı ve seni Allah'ın korumasına havale ediyorum, dedi. Beni hayvana yerleştirdi. Kendisi de arkama bindi. Anneme gelip: Emanetimi ve sözümü yerine getirdim, deyip başı*ma gelenleri ona anlattı. Bu anneme garip gelmedi ona şöyle dedi: O, doğduğunda Şam saraylarını aydınlatan bir nur gördüm.

122) Enes îbn Malik anlatmaktadır: Çocuklarla oynarken Rasû-lullah'a (s.a.v.) Cebrail geldi. Onu tutup yere yıktı. Karnını yarıp kalbini çıkardı. Sonra kalbini yardı. Oradan bir kan pıhtısı çıkardı. Bu, şey*tan'm sendeki payı, dedi. Onu zemzem suyuyla altın bir leğenin içinde yıkadı. Sonra alıp yerine koydu.

Çocuklar koşarak onun annesine -süt annesine- geldiler ve: Mu-hammed öldürüldü, dediler. Onu rengi soluk bir halde görmüşlerdi.

Enes şöyle derdi: Onun göğsündeki dikiş izini görürdüm.

123) Şeddad îbn Evs anlatmaktadır: Rasûlullah'm yanında otu*rurken Amir oğullarından bir ihtiyar çıkageldi ve, Muhammed! Bana peygamberliğinin nasıl başladığını anlatsana dedi.

Rasûlullah (s.a.v.) şöyle anlattı:

- "Ben atam İbrahim'in duasıyım. Kardeşim İsa'nın geleceğini müjdelediği peygamberim. Annem'beni dünyaya getirince Sa'd İbn Bekr oğulları (kabilesi) arasında emzirildim. Bir gün ben, ailemden uzakta, vadinin ortasında yaşıtım olan çocuklarla birlikteyken, ansızın yanla*rında kar dolu altın bir leğen bulunan üç kişi çıka geldi. Beni arkadaş*larımın arasından çekip aldılar. Arkadaşlarım vadinin kenarına kadar kaçtılar. Daha sonra adamların yanına gelip: Bu çocuktan ne istiyorsu*nuz? O bizden değildir. Kureyş'in efendisinin oğludur. Eğer onu mutlaka öldürücekseniz, bizden istediğiniz birini seçin ve onu öldürün, dediler.

Onlardan birisi gelip beni yere yatırdı, göğsümü yardı. Karnımın içindekileri çıkardı. Onları o karla iyice yıkadı. Sonra da onları yerlerine koydu. Daha sonra gelenlerin ikincisi kalkıp arkadaşına: Uzaklaş, dedi. Adam benden uzaklaştı. Elini karnıma soktu ve kalbimi çıkardı. Gözü*mün önünde onu yardı. İçinden siyah bir parça çıkarıp attı. Daha sonra, sanki birşey alıyorcasına eliyle ondan bahsetti. Elinde, görenleri şaşır*tan nurdan bir mühür vardı. Onunla kalbimi mühürledi ve kalbim nur doldu. Onu tekrar yerine koydu kalbimde uzun süre mührün soğuklu*ğunu hissettim. Üçüncü kişi: Uzaklaş, dedi. Elini göğsümün en üst ta*rafından kasığıma kadar gezdirdi. Böylece yarık Allah Teâlâ1 nın izniyle bitişti. Daha sonra elimden tuttu. Nazik bir şekilde beni yerimden kal*dırdı. Sonra beni bağırlarına bastılar. Alnımdan öptüler şöyle dediler: Ey Allah'ın sevgilisi! Niye korkuyorsun? Eğer sen hakkında murad edi*leni buseydin, çok sevinirdin.

Yine biz, evlerimizin yanındayken hepsi çıkageldi. Annem yani süt annem evin önünde, sesinin çıktığı kadar: Ah zavallı garibim! Sen ne i-yisin! Ne yücesin! diye bağırıyordu.

Benim önümde diz çöküp alnımdan öptüler ve: Bir zayıf olarak sen ne iyisin, dediler. Dadım: Sen ashabının arasında zayıf görülüp, zayıflı*ğından dolayı öldürülecek birisi misin? dedi ve beni kucağına bastı.

Canım elinde olana yemin olsun! Ben onun kucağmdayken ve elim bazılarının elindeyken herkesin onları gördüğünü zannetmiştim. Hal*buki onlar görmüyorlarmış.

insanlardan bazıları: Bu çocuğu cin çarpmış veya gözüne cinler görünüyor dediler.

Beni bir kahine götürüp durumumu ona anlattılar. Kahin: Bu ço*cuğu dinleyinceye kadar susun, çünkü durumunu o sizden daha iyi bilir, dedi.

Kahin bana sordu, ben de başımdan geçenleri ona anlattım. Hemen yanıma gelip beni kucağına bastı. Sonra avazı çıktığı kadar:

Arablar! Bu çocuğu öldürün, Onunla birlikte beni de öldürün, Lafla Uzza'ya yemin olsun! Eğer onu bırakırsanız ve o yetişirse, mutla*ka dininizi değiştirecek diye bağırdı.

Daha sonra beni aldılar. İşte benim peygamberliğimin başlangıcı böyle oldu" dedi.

124) Zeyd İbn Eşlem babasından rivayet etmiştir:

Ukaz panayırı kurulduğunda Halime Rasûlullah'ı (s.a.v.) halkın çocuklarını gösterdiği Huzeyl'li bir arrafa (kâhin, müneccim) götürmüştü.

Arraf çocuğu görünce: Huzeylliler! Arap topluluğu! diyerek hay*kırdı.

Panayır halkı onun etrafında toplandı. Arraf:

- Bu çocuğu öldürün, dedi.

Bunun üzerine Halime, hemen oradan çocukla birlikte sıvıştı. Halk:

- Hangi çocuk? diye sormaya başladı. Arraf ise:

- Şu çocuğu, diyordu. Onlar hiçbir şeyi göremiyorlardı. Annesi (süt annesi) onu çoktan götürmüştü. Arraf a:

- Yok öyle bir çocuk! diyorlardı. Arraf:

- Bir çocuk görmüştüm. O sizin dininizden olanları öldürecek, put*larınızı kıracak ve onun davası sizi yenecektir, dedi.

Çocuk Ukaz'm her yerinde arandı ama bulunamadı.

125) Muhammed İbn Ömer anlatır: Huzeylli bir ihtiyar şöyle ba*ğırmaya başladı: Ey Huzeyl ve putları! Şüphesiz bu, gökten bir emir bekliyor. O, peygambere (s.a.v.) (inanmağa) teşvik ediyordu. Çok sür*medi, o ihtiyar aklını kaybetti ve kafir olarak öldü.

126) İbn Abbas şunu rivayet etti:

Halime Peygamberi aramak üzere çıktı. Onu kız kardeşinin ya*nında buldu ve: Yavrum! Bu ne sıcak böyle! dedi. Kız kardeşi: Anneci*ğim! Kardeşim hiç sıcak görmedi. Ben ona gölge yapan bir bulut gördüm, kardeşim durunca bulut da duruyor, o yürüyünce bulut da onunla bir*likte yürüyordu. Böylece buraya kadar geldi.

127) Bize şöyle rivayet edildi: Halime Mekke'de Rusûlullah'ın ya*nma geldi. O sırada Hadice ile evliydi. Ona, memleketindeki kuraklıktan ve hayvanların kırıldığından dert yandı.

Rasûlullah (s.a.v.), bu hususta Hadice ile konuştu. Hadice ona, kırk koyun, binmek ve yüklerini taşımak için bir de deve verdi. O da ai*lesinin yanma gitti.

îslâm geldikten sonra Rasûlullah'ın yanma gelip kendisi ve kocası müslüman oldular ve Rasûlullah'a beyat ettiler.

128) Muhammed İbnu'l-Munkedir anlatmaktadır:

Rasûlullah'ı emzirmiş olan bir kadın yanma girmek için ondan izin istedi. Kadın yanına girince Rasûlullah (s.a.v.): Annem annem! dedi. Ridasını alıp onun oturması için yere serdi. Kadın da onun üzerine o-turdu.

Aynı kadının daha sonra Ebu Bekr'e ve Ömer'e de geldiği ve onla*rında kadına ikramda bulundukları rivayet edilmiştir.

Rasûlullah'ın on yaşını tamamladıktan sonra göğsünün tekrar ya-rıldığı rivayet edilmiştir.

129) Ubeyy îbn Ka'b anlatmaktadır: Ebu Hureyre, başkalarının soramadığı bazı şeyler hakkında Rasûlullah'a (s.a.v.) soru sorma konusunda cesaretliydi. O şöyle sordu:

- Allah'ın Rasûlü! Peygamberlikle ilgili gördüğün ilk şey nedir? Rasûlullah oturur vaziyette doğruldu ve:

- "Ebu Hureyre! Sen sordun. Ben on yaşını bir kaç ay geçtiğim sı*ralarda birgün çöldeyken ansızın tepemde bir konuşma duydum. Bir adam başka bir adama: Bu, O mu? dedi. O ikisi beni o güne kadar hiç kimsede görmediğim yüzlerle karşıladılar. Yürüyerek yanıma geldiler Her ikiside pazumdan tuttular. Onların tutmalarından dolayı hiçbir dokunma hissi duymadım. Birisi diğerine. Onu yatır, dedi. Hırpalama*dan beni yere yatırdılar. Birisi diğerine: Göğsünü yar, dedi. Öbürü göğ*süme eğilip ben kan görmeden ve ağrı hissetmeden gösterdiğim yerden göğsümü yardı. Ona: Kin ve hasedi çıkar, dedi. Pıhtı şeklinde birşey çı*kardı. Sonra onu attı. Ona: Rifet ve rahmeti (merhamet ve acımayı) koy, dedi. Göğsün içine koyduğu şey gümüşe benziyordu. Sonra sağ ayağımın baş parmağını salladı ve: Sağlıklı olarak git, dedi. Ben de küçüğe şefkat, büyüğe merhamet duyuyor olarak geri döndüm.[133]


Beş Yaşını Doldurduktan Sonra Rasûlullahın Başına Gelenler


130) Ka'b'tan rivayet edilmiştir: Halime şöyle anlattı: Eşeğime bindim. Götürmek üzere Muhammed'i önüme aldım. Mekke'nin giriş kapılarından büyük kapıya kadar geldim. Orada toplanmış bir topluluk vardı. İhtiyaç gidermek ve ustumü başımı düzeltmek için çocuğu orada bıraktım. Şiddetli bir gürültü işittim. Döndüm, baktım ki çocuğu orada göremedim:

- Ey insanlar! Çocuk nerede? diye bağırdım.

- Hangi çocuk? dediler. Ben:

- Muhammed îbn Abdullah tbn Abdulmuttalib. Allah, onunla be*nim yüzümü ağarttı ve açlığımı giderdi. Onu büyütüp yetiştirdim. Şo-' nunda, onu, annesine götürüp teslim ederek emanetimden çıkarıp sevincime kavuşacağım sırada, önümden kapıp kaçtılar. Lâfla Uzza'ya yemin olsun! Onu göremeyecek olursam, kendimi şu dağın tepesinden atacağım, dedim. İnsanlar:

- Biz hiçbir şey görmedik, dediler. Onlar, beni ümitsizliğe düşü*rünce, elimi başıma koyup:

- Vah Muhammed'im! Vah yavrum! dedim. Ben ağlamamla genç kızları bile ağlattım. Orda bulunan insanlar da, benimle birlikte feryat ederek ağlaştılar.

Hemen Abdulmuttalib'in yanına gittim. Durumu ona anlattım. Kılıcını çekip: Ey Al-i Galib! dedi. Cahiliye devrinde davet parolası böy*leydi. Kureyş Abdulmuttalib'in yaptığı davete icabet etti. Abdulmuttalib:

- Oğlum Muhammed kayboldu, dedi. Kureyşliler:

- Hayvanına bin, biz de seninle birlikte binelim, dediler. Sen denize dalarsan, biz de seninle birlikte dalarız, dediler.

Böylece Abdulmuttalib hayvanına bindi, onlar da bindiler. Mek*ke'nin yukarı tarafına vardılar. Oradan da Mekke'nin aşağısına indiler. Abdulmuttalib hiçbir şey göremedi. Halktan ayrılıp Beyt-i Haram'a gel*di. Yedi kere tavaf ettikten sonra şöyle demeğe başladı:

- Ya Rab Muhammed'i aramak için hayvana bindirdiğim kimseleri ona doğru gönder.

Onu bana geri döndür. Onu, benim yanımda bir el edin.

Havadan birisinin şöyle seslendiğini duydular: Ey cemaat! Feryat etmeyin. Muhammed'in Rabbi vardır. Onu yardımsız bırakmaz ve zayi etmez.

Abdulmuttalib: Ey seslenenkimse! Bize, onunnerde olduğunu dabil-dir? dedi. Seslenen: O, Tihame vadisinde, sağdaki ağacın yanındadır, dedi.

Abdulmuttalib gitti, gerçektenRasûlullah(s.a.v.) bir ağacın altında, ağacın dallarını çekiyor ve yapraklarıyla oynuyordu. Abdulmuttalib onu Mekke'ye getirdi. Halîme'yi en güzel şekilde (geri dönmeye) hazırladı.

131) Bir başka rivayette de şöyledir:

Halime, onu -Rasûlullah'ı (s.a.v.)- getirdiğinde, çocuk topluluğun arasında kayboldu. Durumu Abdulmuttalib'e haber verdi. O da Kâ'be'ye gelip şöyle dedi.

Rabbim! (Muhammed'i aramak için hayvanlara) binenleri Mu-hammed'e gönder.

Rabbim! Onu geri ver! (Onu) benim yanımda bir el edin. a Onu bana bir pazı (destek) yapan sensin.

Bir başka rivayette de şöyledir: Abdulmuttalib onu bir ihtiyacı için göndermiş ve bu sözü söylemiştir.

132) Ebu Hazim anlatmıştır:

Rasûlullah (s.a.v.) beş yaşındayken Mekke'ye bir kâhin geldi. Süt annesi onu Abdulmuttalib'e getirmişti. Kahin:

- Ey Kureyş topluluğu! Şu çocuğu öldürün. Çünkü o sizi tefrikaya düşürecek ve sizi öldürecek dedi. Bunun üzerine Abdulmuttalib onu he*men kaçırdı.

Kâhinin bu uyarısı Kureyşlileri devamlı, Rasûlullah'm durumun*dan korkutmuştur. [134]


Rasûlullahın Annesi Amine'nin Vefatı


133) İbn Abbas anlatmaktadır: Rasûlullah (s.a.v.) annesi Amine Bint Vehb'le beraberdi. Altı yaşma erişince, Medine'deki dayıları Adiyy Ibnu'n-Neccar oğullarına ziyarete götürdü. Onun yanında dadısı Ümmü Eymen de vardı. Onlar iki deveyle gitmişlerdi. Amine onu en-Nabiğa'nm evine indirdi ve orada çocuğuyla birlikte bir ay kaldı. [135]

Rasûlullah (s.a.v.), bu ikameti esnasındaki bazı şeyleri hatırlardı.

Rasûlullah (s.a.v.), Adiyy Îbnu'n-Neccar oğullarının köşklerini gö*rünce tamdı ve şöyle dedi: Bu köşklerde ikamet eden Ensar'a mensup Uneyse isimli bir cariyeyle oynardım. Dayılarımın oğullarıyla birlikte köşkün üzerine konan kuşları uçururduk.

Bir eve bakıp: îşte, annem beni bu eve indirdi. Bu evde, babam Abdullah îbnu Abdülmuttalib'in kabri vardır. Adiyy Îbnu'n-Neccar o-ğullarının kuyusunda yüzmeyi ilerletmiştim, dedi.

Bir grup yahudi ona bakarak münakaşa ediyorlardı. Ummu Ey*men şunu anlattı: Onlardan birisinin şöyle dediğini duydum: O, bu üm*metin peygamberidir. Burası, onun hicret yurdudur. Bunu belledim.

Ummu Eymen onu Mekke'ye götürdü. Onun dadılığını da o yapı*yordu.

Rasûlullah (s.a.v.) Hudeybiye umresine giderken Ebva köyüne uğ*radığında:

"Allah, Muhammed'e annesinin kabrini ziyaret için izin verdi" dedi. Rasûlullah (s.a.v.) kabre geldi. Kabrin üzerini eliyle düzeltti. Ora*da ağladı ve müslümanları da ağlattı. Ona niçin ağladığı sorulunca:

"Rahmet duygusu beni rikkate getirdi de ağladım" buyurdu. [136]

134) Ebu Mersed anlatmıştır:

Rasûlullah (s.a.v.) Mekke'yi fethedince, bir kabire doğru gitti, Onun yanma oturdu. Cemaat da onun etrafına oturdu. Konuşma yapa*cakmış gibi durdu ve sonra ağlayarak ayağa kalktı. Onu Ömer karşıladı, -Çünkü cemaatteküerin Ona karşı en cesuru o idi- Ömer: Anam babam feda olsun! Allah'ın Rasûlü! Seni ağlatan nedir? dedi. Rasûlullah (s.a.v.) "Bu, annemin kabridir. Rabbime, onu ziyaret edip edemeyeceğimi sor*dum. Ziyaret için bana izin verdi. Yine Rabbime af dileyip dileyemeye-ceğimi sordum. Bana o konuda izin vermedi. Onu hatırladım da durup ağladım." [137]

Rasûlullah'm (s.a.v.) o günkünden daha çok ağladığı görülmedi.

İbn Sa'd: Bu, yanlıştır. Annesinin kabri Mekke'de değil, Ebva'dadır, der.

135) Ebu Hureyre anlatmaktadır: Rasûlullah (s.a.v.), arinesinin kabrim ziyaret etti. Kendisi ağladı ve etrafmdakileri de ağlattı.

Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: '

"Aziz ve Celü olan Rabbimden ona (anneme) mağfiret dilemem için izin istedim. Bana izin verilmedi. Kabrini ziyaret etme konusunda on*dan izin istedim. Bana izin verildi. Kabirleri ziyaret edin. Çünkü kabir ziyareti size ölümü hatırlatır." [138]

136) Ebu Bureyde babasından şunu rivayet etmiştir:

Peygamberle (s.a.v.) birlikte gittim. Usfanda durdu. Sağa sola baktı ve annesinin kabrim gördü. Su getirildi. Abdest alıp iki rekat na*maz kıldı. Ansızın ağlamağa başladı.

Rasûlullah ağladığı için biz de ağladık. Sonra bizim yanımıza ge-lip:

- "Sizi ağlatan nedir?" dedi.

- Sen ağladın, biz de ağladık ya Rasûlallah! dediler. Rasûlullah:

- "Peki ne zannettiniz?" dedi.

- Üzerimize azap inecek zannettik, dediler. Rasûlullah (s.a.v.):

- "Öyle birşey olmadı" dedi.

- Ümmetine, güçlerinin yetmeyeceği ameller yüklendiğini zannet*tik, dediler. Rasûlullah (s.a.v.):

- "Öyle birşey de olmadı. Fakat ben annemin kabrine uğradım, iki rekat namaz kıldım. Rabbimden ona af dilemem konusunda izin istedim ve yasaklandım. Bunun üzerine ağladım. Sonra tekrar iki rekat namaz kıldım. Rabbimden ona af dilemem konusunda izin istedim ve yine me-nedildim. Bunun üzerine ağlama sesim yükseldi" dedi. [139]

Daha sonra hayvanını getirtip ona bindi. Biraz yürüdükten sonra, vahyin ağırlığından dolayı hayvan durdu. Allah Teâlâ şu ayet-i indirdi: "(Kafir olarak Ölüp) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar (Allah'a) ortak koşanlar için af dilemek ne Peygambere yaraşır ne de inananlara." [140]

Peygamber (s.a.v.) de hemen şöyle dedi:

- "İbrahim'in babasından berî olduğu gibi, ben de Amine'den berî olduğuma sizi şahit kılıyorum." [141]

137) El-Hasen tbn Cabir'den rivayet edilmiştir: O, Mekke'deki mücavirlerdendi (kendi vatanını terkedip Kabe'de ibadet edenlerdendi). Memun'a sel sularının, Rasûlullah'ın (s.a.v.) annesinin kabri olarak bi*linen yere girdiği bildirildi.

Me'mun onun s ağlaml aş tinim asını emretti.

Îbnu'1-Berâ, Onun nerede olduğu bana tarif edildi. Ben Mek*ke'deyken onu yaptı, demiştir.

Rasûlullah'ın annesi, Ebva'da vefat etmiş sonra Mekke'ye taşınmış ve orada defnedilmiş olabilir. [142]


Annesi Aminenin Vefatından Sonra, Rasûlullah'a Abdulmuttalib'in Bakması[143]


138) Nafî Ibn Cubeyr anlatmaktadır:

Rasûlullah (s.a.v.) annesi Amine Bint Vehb'in yanında kalıyordu. Annesi vefat edince onu dedesi Abdulmuttalib yanma aldı. Onu bağrına basıp hiçbir oğluna göstermediği şefkati ona gösterdi. Onu kendine yaklaştırır, yalnızken ve uyurken onu odasına alır. Minderinin üzerine oturturdu. Abdulmuttalib, onun minderinin üzerine oturduğunu görün*ce de şöyle derdi: Oğlumu bırakın. Ona mutlaka mülk verilecek, derdi.

Mudiin oğullarından bir grup Abdulmuttalib1 e: Ona dikkat et, biz makamdaki ayağa ondan daha çok benzeyen ayak görmedik, dedi. Bu*nun üzerine Abdulmuttalib Ebu Talib'e: Bunların dediklerini dinle, dedi. Ebu Talib ona dikkat eder ve onu korurdu.

Abdulmuttalib Rasûlullah'ın dadısı Ummu Eymen'e şöyle demişti: Bereke! Oğlumu ihmal etme, ona karşı dikkatli ol. Çünkü ehl-i kitap, oğlumun, bu ümmetin peygamberi olduğunu söylüyorlar.

Abdulmuttalib onu yanına almadıkça yemek yemezdi. Oğlumu yanıma getirin, der, o da yanma getirilirdi,

Abdulmuttalib ölüm döşeğindeyken Ebu Talib'e Rasûluîah'ı koru*yup gözetmelerini vasiyet etmişti.

139) îbn Abbas anlatmaktadır; Babamın şöyle dediğini duydum:

Abdulmuttalib'in, Hıcr'da üzerine kendisinden başkasının otur*madığı bir minderi vardı. Harb Ibn Umeyyeyle ondan daha aşağı sevi*yede kimseler, minderin önünde, onun çevresinde otururlardı. Rasû-lullah (s.a.v.) bir gün, daha buluğa erişmemiş küçük çocukken gelip minderin üstüne oturdu. Birisi onu çekti. Rasûlullah (s.a.v.) ağlayınca Abdulmuttalib: Oğlum ne için ağlıyor? diye sordu. -O sırada gözleri kör olmuştu- Ona: Mindere oturmak istedi. îsteğine engel oldular, dediler. Abdulmuttalib, oğlumu bırakın, minderin üzerine otursun. O, ken*disinde bir şeref duyuyor. Onun, ne kendinden önceki, ne de kendinden sonraki hiçbir Arab'ın erişemeyeceği bir şerefe ulaşacağım umuyorum, dedi. [144]



Abdulmuttalibin, Rukaykanın Rüyasında Yağmur İstemeğe Rasûlullah’la Birlikte Çıkması


140) Abdulmuttalib'in yaşıtı olan Rukayka anlatmaktadır:

Peşpeşe gelen kuraklık ve kıtlık yılları, Kureyşlilerin mallarını alıp götürmüş, kemikleri inceltmişti. Uyurken veya dalgınken, birisinin boğuk bir sesle: Ey Kureyş topluluğu! O gönderilecek olan peygamber, sizin aranızdan çıkacaktır. Onun ortaya çıkma zamanının gölgesi, üze*rinize düşmüştür. Bu, onun yıldızlarının başlangıcıdır. O, size yağmur ve bolluk getirecektir. Dikkat edin! Sizin soyca en üstününüz ve şerefli*niz olan, uzun boylu, iri kemikli, ak tenli, kaşları ve kirpikleri uzun, yanakları düz, kalkık burunlu, iyi bir şöhreti ve kendisine ait bir sünneti olan kişiye bakan. O ve oğlu gitsir Sizden de her kabileden bir adam gitsin. Yıkansınlar, koku sürünsünler. Rüknü (Hacer-i esvedi) istilam etsinler. Sonra Ebu Kubeys'e çıksınlar. O adam yağmur duası yapsın ve cemaat de amin desin. O zaman istediğiniz yağmura, geçim bolluğuna kavuşursunuz.

Allah biliyor, çok korkmuş, tüylerim diken diken olmuş ve aklım karışmış bir halde sabahı ettim. Rüyamı anlattım. Harem'e yemin olsun! Mekke vadisindeki herkes: Bu, ancak, Şeybetulhamd'dir, Şeybe'dir, dedi.

Kureyşlilerin hepsi onun başına toplandı. Aynı zamanda her kabi*leden birer adam gitti. Yıkandılar, koku süründüler, Hacer-i esved'i is*tilam edip Ebu Kubeys dağının çıkabildikleri kısmına kadar çıktılar.

Hepsi dağın zirvesinde yerlerini alınca, Abdulmuttalib, yanında henüz buluğa ermemiş veya ermek üzere olan Rasûlullah (s.a.v.) olduğu halde ayağa kalktı ve şöyle dedi: Ey ihtiyaçları gideren, gam ve kederleri kaldıran Allah'ım, sen Öğretilmeden bilensin. Nimet ve ihsanları esir*genmeyen, karşılıksız istenilensin. Bunlar, senin erkek ve kadın kulla*rındır. Bunlar, senin Harem'inin yanında barınıyorlar, (kurak geçen) yıllarını sana şikâyet ediyorlar. Kurak geçen yıl, deve ve davarları gibi hayvanlarını yok etti. Allah'ım! Bize, bereket, bolluk ve ucuzluk getiren yağmur yağdır.

Kâ'be'ye yemin olsun! Çok geçmeden, gök yarılıp yağmur boşan*mış, vadi sel sularıyla dolmuştu. Kureyş'in yaşlılarından ve büyükle*rinden Abdullah Ibn Cud'ân, Harb İbn Unıeyye ve Hişam Ibnu'l-Muğire'nin Abdulmuttalib'e şöyle dediklerini duydum: Batha halkı (Mekke halkı) senin sayende yaşadı.

Bu konuda Rukayka, yüce Allah'ın kendilerine Abdulmuttalib sa*yesinde yağmur ihsan ettiğini açıklayan dört beyitlik bir şiir söylemiştir. [145]

Yağmur ve bereketi kaybettiğimizde, Allah, Şeyhe tul-hamd vası*tasıyla, memleketimizi hemen yağmurla suladı.

Yağmur getiren bir bulut gökten cömertçe su verdi. Onun sayesin*de hayvanlar ve ağaçlar canlı kaldı.

Onun işi mübarektir. Onun vasıtasıyla bulutlardan yağmur iste*nir. Halbuki insanlar arasında onun hiçbir değeri yoktur.

O, Allah'ın, uğurlu bir lutfudur. Muzar'ın birgün müjde ettiği kimselerin en hayırhsıdır. [146]


Abdulmuttalibin Seyf İbn Ziyezen'in Hükümdarlığını Tebriğe Gitmesi Ve Seyfin Abdulmuttalib'e Rasûlullah’ın Onun Soyundan Çıkacağını Müjdelemesi


141) İbnu'l-Kelbi anlatmıştır:

Seyf İbn Ziyezen Yemen hükümdarı olduktan ve Habeşlileri öldü*rüp ortadan kaldırınca, Allah'ın kendisine lütfettiği zaferi kutlamak için Arap eşraf ve liderleri heyetler halinde ona geldiler.

Kureyş heyeti de yola çıktı. Bunlar, Kureyş eşrafından beş kişiydi: Abdulmuttalib Ibn Haşim, Ümeyye İbn Abdişems, Abdullah îbn Cud'an, Huveylid îbn Useyd, Vehb îbn Abdimenaf İbn Zuhre.

Heyet San'a şehrine vardı. Seyf îbn Ziyezen Gumdan isimli bir sa*rayda kalıyordu. Bu, Süleyman'ın emriyle Belkıs için şeytanların yaptığı saraylardan birisiydi. Abdulmuttalib ve arkadaşları develerini çöktürüp Seyf in huzuruna girmek için izin istediler. Seyf içeri girmelerine izin verdi. Altından bir taht üzerinde otururken içeri girdiler. Etrafında, al*tın sandalyeler üzerinde Yemen'in eşrafı oturuyordu. Anber sürünmüş-tü. Miskin parlaklığı da başındaki saç ayrım yerinden belli oluyordu. Onu hükümdarlara mahsus selamla selâmladılar. Onlar için de altından sandalyeler konuldu. Abdulmuttalib'in dışında hepsi sandalyelere oturdu. Abdulmuttalib temsilci olarak hükümdarın önünde ayakta durdu. O, konuşmak için hükümdardan izin istedi.

Ona, eğer hükümdarlar önünde konuşabilen kimseİerdense, konuş bakalım! denildi. Abdulmuttalib şöyle konuştu:

- Ey hükümdar! Allah seni, yüksek, üstün ve muhkem bir yere ge*tirdi. Seni, kökü iyi bir bitki ve toprağı değerli bir bitki gibi yetiştirdi. Kökünü en iyi fidanlıkta veren tatlı bahçede sabit kılıp dalını yükseltti. Ey hükümdar! Sen Arapların kendisine sığındıkları baharlarısın ve kendisine döndükleri güllerisin! Senin selefin (baban) en iyi seleftir. Sen bizim için onlardan kalan en iyi halefsin. Allah halefi sen olanı helak etmeyecektir. Selefi sen olan kimseyi de adını sanını silmeyecektir.

Ey hükümdar! Biz Allah'ın Harem'inin halkıyız ve Onun Beyt'inin hizmetçileriyiz. Bizi üzerimize ağır gelen kötü durumdan kurtararak sevindiren kişi olarak sana geldik. Biz tebrik heyetiyiz. Ziyaretçi heyet değiliz. Seyf:

- Demek siz Kureyşulebatıh (Mekke halkının Kureyş kabileyisiniz) dedi. Onlar:

- Evet, diye cevap verdiler. Hükümdar:

- Hoş geldiniz, safa geldiniz. Sizler yanında emniyet ve huzur bu*lacağınız, bol bol lütuf ve ihsanda bulunan bir hükümdarın yanına gel*diniz. Hükümdar sizin sözlerinizi dinledi ve faziletinizi anladı. Siz, şerefli, övgüye lâyık kimselersiniz. Siz burada kaldığınız sürece ikram edilmeğe, ayrılıp giderken de ihsan olunmağa lâyık kimselersiniz, dedi. Sonra Abdulmuttalib'e: Sen kimsin ya? dedi. O:

- Ben Abdulmuttalib îbn Haşim'im diye cevap verdi. Hükümdar:

- Sadece seni istedim ve senin için toplantı yaptım. Çünkü sen in*sanların baharısın ve milletlerin efendisisin. Sizler gidin ve sizi çağırın-caya kadar kalın, dedi.

Daha sonra onların barındırılma] arı ve onlara ikram edilmesi için adamlarına emir verdi.

Bir ay kaldılar. Hükümdar onları çağırmadı. Bir gün hükümdar Kureyş heyetini hatırladı. Abdulmuttalib'e: Arkadaşlarının arasından, sadece sen, benim yanıma gel, dedi.

Abdulmuttalib hükümdarın huzuruna vardığında, onu tek basma buldu. Yanında hiç kimse yoktu.

Hükümdar, Abdulmuttalib'i yanma yaklaştırdı. Onu yanma, tah*tının üzerine oturttu. Sonra şöyle dedi:

- Abdulmuttalib! Ben sana bildiğim bir sırrı vereceğim. Başkası olsaydı, bu sırrı açmazdım. Ancak seni onun madeni olarak gördüm. Al*lah bu hususta izin verinceye kadar sende mahfuz kalsın. Çünkü Allah emrini yerine getirir, dedi. Abduhnuttalib:

- Allah seni doğrudan ayırmasın, dedi. Seyf şöyle konuştu:

- Ben doğru kitaplarda ve kendimizden başkasına kapalı tuttuğu*muz ilimlerde; yaşamanın şerefi, ölmenin fazileti bulunan, umumiyetle bütün Arapları ve heyetteki arkadaşları, özellikle de, seni ilgilendiren çok büyük ve önemli bir haber buluyorum. Abdulmuttalib:

- Ey hükümdar! Bir elçinin umduğunun en iyisini gördüm. Eğer hükümdarlık makamının heybeti ve yüceliği olmasaydı, sevincimi artı*racak olan şeyi biraz daha açıklamanı isterdim, dedi. Seyf:

- Senin soyundan bir nebi, senin yakınlarından bir resul gönderi*lecek. Onun adı Ahmed ve Muhammed'dir. Bu onun doğacağı zamandır. Hatta belki de doğmuştur. Babası ve annesi Ölecek. Onun bakımını de*desi ve amcası üstlenecek (bizden niceleri doğdu). Allah onu açıkça teb*ligat yapan peygamber olarak gönderecek. Bizden ona Ensar (yar*dımcılar) yapacak. Dostlarını onlarla aziz, düşmanlarını da onlarla zelil kılacak. Onun doğumu esnasında ateşler sönecek, Mennan (çok iyilik yapan) olan tek Allah'a ibadet edilecek. Küfür ve taşkınlıklar yasakla*nacak. Lat ve diğer putlar kırılacak. Onun sözü, hak ile batılı birbirinden ayırıcı, hükmü ise adalettir. O iyiliği emredecek ve işleyecek, kötülükten sakındıracak ve onu ortadan kaldıracaktır, dedi. Abdulmuttalib:

- Şan ve şerefin yüce olsun! Saltanatın devamlı, ömrün de uzun olsun. Acaba, hükümdar, bu konuda beni sevindirecek bazı açıklamalar daha yapabilir mi? dedi. Seyf:

- Örtülerle örtülü Beyt'e, mucizelere ve kitaplara yemin olsun! Abdulmuttalib! Sen, kesinlikle onun atasısm, bunda yalan yok, dedi.

Abdulmuttalib (sevincinden) yere kapandı.

Seyf: Başını kaldır, için rahatladı, ömrün uzadı. îşin yükseldi. Sana anlattıklarımdan birşey hissettin mi? dedi. Abdulmuttalib:

- Evet, hükümdar! Benim çok sevdiğim bir oğlum vardı. Onu, kav*mimin şerefli kişilerinden birinin kızı olan Amine Bint Vehb'le evlen*dirdim. Amine bir oğlan dünyaya getirdi. Onun adını Muhammed ve Ahmed koydum. Onun babası ve annesi öldü. Onun bakımını da, ben ve amcası üstlenmiş bulunuyoruz. Bunun üzerine hükümdar:

- Tamam işte, onun hakkında düşmanlarından sakın. Gerçi Allah onlara, bu konuda yol ve fırsat vermeyecektir. Eğer onun peygamber o-larak gönderilmeden Önce ölmeyeceğimi bilseydim, süvarilerim ve piya*delerimle birlikte gider, Yesrib'i devletime başkent yapardım. Ben, atalarımın kitaplarında, onun işinin Yesrib'te muhkemleşeceğini, Yes-rib'lilerin onun davet ettiği ve kendisine yardım eden kimseler olduğu*nu, kabrinin de orada bulunacağını buluyorum. Eğer Onun üstün makamlara, ulaştığını ve afetlerden korunduğunu görmeseydim, onun adını açıklar ve onun peşindeki Arapları perişan ederdim. Eğer yaşar*sam bunu ona yapacağım. Kalk, yanındaki arkadaşlarınla birlikte git. Kureyş heyetinden her bir kişiye ikiyüzer deve, onar Habeşli köle, onar rıtıl altın, yemen elbiselerinden ikişer kat elbise verilmesini emretti. Abdulnıuttalib'e ise bütün bunların iki mislinin verilmesini emretti. Ayrıca Abdulmuttalib'e: Abdulmuttalib! Muhammed büyüyüp yetişince, bana onunla ilgili haberleri getir, dedi.

Daha sonra Kureyş heyeti ona veda edip Mekke'ye döndüler.

Abduhnmuttalib şöyle derdi: İçinizden hiç kimse, hükümdarın, bana olan bol ihsanına gıbta ve kıskançlık etmesin. Asıl siz beni, onun bana ve benden sonra soyumdan geleceklerle ilgili söylediği, şeref ko*nusunda kıskanın.

Abdulmuttalib'e: O nedir? diye soruyorlar, O da: Kısa bir süre sonra onu öğreneceksiniz, derdi.

Seyf, Yemen'de birkaç yıl hükümdar olarak kaldı. Bir gün ava çı*kıyormuş gibi hayvanına bindi. Siyahlardan, mızraklarıyla savaşa ha*zırlanan bazı kimseleri hizmetçi edinmişti. O gün onlar ona saldırıp öldürdüler. Kisra Nuşirevan'a haber verildi. Nuşirevan onlara Hür*müz'ü gönderip öldürülmedik hiç bir siyah bırakılmamasını emretti.[147]

142) İbn Abbas anlatmıştır:

Peygamber'in (s.a.v.) doğumundan sonra İbn Ziyezen Habeşlileri yenince Arap heyetleri ve şairleri onu tebrik etmeye ve övmeye geldiler. Gelen heyetler arasında Kureyş heyeti de vardı. Kureyş heyetinde Ab*dulmuttalib İbn Haşim, Umeyye ibn Abdişems, Abdullah ibn Cud'an, Huveylid İbn Esed ve başkaları vardı. San'a'daki îbn Ziyezen'e gittiler. İbn Ziyezen, Umeyye ibn Ebi's-Salt'ın dediği gibi o, Re's-i Gum-dan'daydı.

Re's-i Gumdan'daki evine oturup, başına da tacı geçirerek afiyetle iç.

Ondan içeri girmesi için izin istendi. Onların yerlerini ona haber verdi ve kendilerine müsaade etti.

Abdulmuttalib yaklaşıp konuşmak için ondan izin istedi. Seyf İbn Ziyezen ona:

- Hükümdarlar karşısında konuşabilecek kimselerdensen sana izin veririz, dedi. Abdulmuttalib:

- Ey hükümdar! Allah seni, yüksek, zorlu, muhkem, üstün ve yüce bir mevkiye getirdi. Seni, koku iyi ve toprağı değerli bir bitki gibi yetiştirdi. En kıymetli yurt ve yerde o bitkinin kökünü sabit kılıp dalını yükseltti. Sen Arapların hükümdarısın ve onlara bolluk veren baharla*rısın, sen Arapların kendisine uyup itaat ettikleri emirisin. Direğin ü-zerine konduğu sütıjr>larj(gma kulların kendisine sığındıkları kale ve sığmağısın. Senin selefin hayırlı seleftir ve sen bizim için onlardan kalan en hayırlı halefsin. Selen"sen olan kimsenin adı sanı batmaya*caktır. Halefi de sen olan kimse de helak, (yok) olmayacaktır. Ey hü*kümdar! Biz, Allah'ın Harem'inin halkıyız ve onun Beyt'inin hizmetçileriyiz. Bizi, üzerimize ağır gelen sıkıntıdan kurtararak sevin*diren kişi olarak sana geldik. Biz tebrik heyetiyiz, ziyaretçi heyet değiliz. Hükümdar:

- Konuşan! Sen kimsin ya! dedi. O:

- Ben, Abdulmuttalib İbn Haşim'im, dedi. Hükümdar:

- Sen kız kardeşimizin oğlu musun? Yani Ensar'dan mısın?

- Evet, dedi. Hükümdar:

- Yaklaştır onu, dedi. Muhafız onu yaklaştırdı. Daha sonra kendisi ona ve heyettekilere yaklaşıp: Hoş geldiniz, safa geldiniz. Sizler, yanında güven ve huzur bulacağınız, bol bol ihsanlar veren bir hükümdarın ya*nma geldiniz. Hükümdar sizin sözlerinizi dinledi. Sizin akraba olduğu*nuzu anladı ve ziyaret vesilenizi kabul etti. Sizler, burada oturduğunuz sürece gece gündüz sohbet edilmeye, ağırlanmağa ve ayrılıp giderken de ihsan olunmağa layık kimselersiniz.

Onlar, misafirhaneye götürüldüler. Bir ay orada kaldılar. Ne hü*kümdarla görüşebildiler, ne de yurtlarına dönüp gitmelerine izin verildi. Bir gün hükümdar onları hatırladı. Abdulmuttalib'e gelmesi için haber gönderdi. Abdulmuttalib'i yanma yaklaştırdı. İkisi başbaşa kalarak:

- Abdulmuttalib! Ben sana, bildiğim bir sırrı vereceğim. O sırrı, senden başkası olsaydı, açmazdım. Fakat seni onun madeni gördüm. Bundan dolayı, onu sana açıklayacağım. Allah o konuda izin verinceye kadar, sende gizli kalsın çünkü Allah, emrini yerine getirir. Ben gizli kitapta ve kendimize ayırıp başkasına kapalı tuttuğumuz ilimde; yaşa*manın şerefi, ölmenin fazileti bulunan umumiyetle bütün insanları ve heyettekileri, özelliklede, seni ilgilendiren büyük ve önemli bir haber buldum, dedi. Abdulmuttalib:

- Ey kral! Sen yüce birisisin! O nedir. Bütün göçebe halkı peşpeşe sana feda olsun! dedi. Kral:

- Tihame'de bir çocuk doğacak, alâmet olarak iki küreği arasında bir ben bulunacak. Kıyamet gününe kadar, imamlık (önderlik) onda, li*derlik de sizde olacak, dedi. Abdulmuttalib:

- Senden laneti gerektirecek haller sadır olmasın! Ben bir elçinin umduğunun en iyisini gördüm. Eğer hükümdarlık makamının heybeti ve yüceliği olmasaydı, sevincimi artıracak olan şeyi biraz daha açıkla*manı isterdim, dedi. İbn Ziyezen:

- Bu, onun doğacağı zamandır. Hatta belki de doğmuştur. Onun adı Muhammed'dir. Onun annesi ve babası ölecek. Onun bakımını dedesi ve amcası üstlenecek. Bizden niceleri doğdu. Allah onu açıkça tebligat ya*pan peygamber olarak gönderecek. Bizden ona Ensar (yardımcılar) ya*pacak. Dostlarını onlarla aziz, düşmanlarını da onlarla zelîl kılacak, insanlar onlara değer verecek. O, dünyanın en kıymetli yerlerini fethe-, decek, putları kıracak, ateşleri söndürecek. Rahman'a ibadet edilecek, şeytan kovulacak. Onun sözü, hak ile batılın arasını ayırıcıdır. Hükmü adalettir. O, iyiliği emreder ve onu yapar, kötülükten sakındırır ve onu ortadan kaldırır, dedi. Abdülmuttalib:

- Şan ve şerefin yüce olsun! Saltanatın devamlı ve ömrün uzun ol*sun. Acaba, hükümdar, bu hususta beni sevindirecek bazı açıklamalar yapabilir mi? dedi. Ibn Zîyezen:

- Örtülerle örtülü Beyt'e ve yol gösterici alâmetlere yemin olsun! Sen onun dedesisin, Abdülmuttalib! Bunda yalan yok, dedi.

Abdülmuttalib (sevincinden) yere kapandı. Hükümdar ona: Başını kaldır için rahatladı. İşin yükseldi. Sana anlattıklarımdan dolayı birşey hissettin mi? dedi. Abdülmuttalib:

- Ey hükümdar! Benim bir oğlum vardı. Onu çok sever ve üzerine titrerdim. Onu kavmimin şereflilerinden birinin kızı olan Amine Bint Vehb'le evlendirdim. Amine bir oğlan dünyaya getirdi. Ona Muhammed adını koydum. Babası ve annesi öldü. Onun bakımını ben ve amcası üstlendik, dedi. İbn Ziyezen:

- Sana söylediklerim, senin söylediğin gibidir. Oğlunu, iyi koru, onun hakkında yahudilerden sakın. Çünkü onlar onun düşmanıdırlar. Ancak! Allah, onlara bu konuda yol ve fırsat vermeyecektir. Sana söyle*diğim şeyleri yanındaki heyet arkadaşlarından da gizli tut. Sizde bulu*nacak reisliği, onların ve oğullarının da kıskanıp senin basma gaileler (dertler) açmayacaklarından ve sana tuzaklar kurmayacaklarından emin değilim, eğer, onun peygamber olarak gönderilmeden Önce ölme*yeceğimi bilseydim süvarilerim ve piyadelerimle birlikte gider, Yesrib'i, devletime başkent yapardım. Ben, natık kitapta ve sabık (daha önceki) ilimde, onun işinin Yesrib'de muhkemleşeceğini, yardımcılarının ve kabrinin orada olacağını buluyorum. Eğer ona afet ve belelardan kork-masaydım, yaşının küçüklüğüne rağmen onun işini açıklar ve onun pe*şindeki Arapları perişan ederdim. Fakat ben, bu işi, eksiksiz sana bırakıyorum.

Heyettekilerden her birine on erkek köle, on kadın köle, yüz deve, ikişer kat çizgili aba kumaştan elbise, beş rıtıl alim, on rıtıl gümüş ve içi anber dolu birer kutu verilmesini emretti. Abdülmuttalib'e de, bunlar-

dan onar kat verilmesini emretti. Abdulmuttalib'e: Bir yıl geçince, bana gel, dedi. İbn Ziyezen bir yılı doldurmadan öldü.

Abdulmuttalib sık sık şöyle derdi: Ey Kureyş topluluğu! İçinizden hiç kimse, kralın bana ?^n bol ihsanını kıskanmasın. Çok olsa bile, o (bir gün) tükenecektir. Fakat bant*.,_ «enden sonra gelecek, neslime kalacak şan ve şereften dolayı beni kıskanın. Abdulmuttalib'e: Bu ne zaman o-lacak diye sorulduğunda: Bir süre sonra olsa bile o bilinecek, öğrenile*cek, diye cevap verirdi.

Umuyye İbn Abdişems bu konuda şu şiiri söylemektedir.

Develer yüklerini derin bir vadiden San'a'ya hızla götürürlerken, biz de develerin sırtlarında taşıdığı kadar nasihat getirdik.

İbn Ziyezen bizim başımıza geçiyor ve ona yol üzerindeki obalarda oturanlara ikramda bulunuyor.

"San'a" uygun görünce, saltanat ve köklü şeref yurduna yerleşi*yor. [148]

____________________________________
http://img228.imageshack.us/img228/9092/paylamaklc7.jpg.......gün gelecek su bizim yönümüzde akacak.....
omarjinal isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla


omarjinal Kullanıcısına bu mesajı için 2 üye teşekkür etti:
Alt 22.06.2008, 12:59   #2
Profil
Horizont
Keyifci Üye
 
Horizont - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 263
Ettiği Teşekkür: 238
105 Mesajına 135 Kere Teşekkür Edildi
Seviye: 15 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Aktiflik: 0 / 354
Güç: 87 / 2239
Deneyim: 17%




Standart


Teşekkürler paylaşım için Allah razı olsun.

____________________________________
Üşeniyorum , O halde yarın !
Horizont isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Hangi Peygamberin Kizisin? suskun_ Dini Kıssalar ve Hikayeler 4 05.04.2008 15:24
Peygamberin Etrafında Pervane Olan Gençler suskun_ Hz.Muhammed S.A.V 0 27.01.2008 14:28

WEZ Format +2. Şuan Saat: 20:26.

Forum Link Alanı
Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
Protected by CBACK.de CrackerTracker & Keyifci
Bu Site vBulletin® Tarafından Lisanslıdır.

Zirve100 Toplist

Darsane Biginin Adresi| Keyifci.Com | Arama Motoru||Forum| Sohbet | Film izle| AK Buluşma Forum | Paylasımda Maximum TaT | türkçe mirc |Keyifci.com Google Adsense Gizlilik Politikasi